İstiklal Marşı
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettigi günler hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd         ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arsa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

 

Mehmet Akif Ersoy

 

 

 

 

TEVHID INANCI Zerreden kürreye bütün kâinat "La ilahe illallah" hakikatim isbat için   varedilmistir. Bütün insanlar ve cinler bunu anlamak için yaratilmistir. "Ben cinleri ve insanlari ancak bana kulluk etsinler diye yarattim."(Zariyat 56) âyeti, kulluktan önce imani ve tevhidi istemektedir. Çünkü kullugun temeli Allahu Teâlâ'yi tanimaktir. Bütün Peygamberler tevhidi yani Allahu Teala'nin varligini, birligini ve ibadet edilmeye layik tek ilah oldugunu ögretmek için gönderilmistir. Bütün ilimlerin hedefi, âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah'i tanimaktir. Buna "mârifetullah" denir. Bu ilmin ve marifetin meyvesi Allahu Teâlâ'yi sevmektir. Buna da "muhabettullah" denir. Insana verilen kalbin vazifesi Yüce Yaraticiyi tanimak ve sevmektir. Göz, kulak, dil, akil, vicdan gibi latifeler ve manevi cevherler de insani bu hedefe ulastirmasi için verilmistir. Dünyadaki kulluk bu tevhidle baslar ve onunla biter, isin basinda da sonunda da tevhid gerekir, kullardan iman istenir. Yani; dine girerken de, dünyâdan giderken de insandan istenen tek sey "la ilahe illallah" tevhididir. (Bkz: ibnu Kayyim, Medâricü's-Sâlikîn, III, 462.) Akilli olan ve bulûga eren bir kimsenin dünyada ögrenecegi en mühim ders, Yüce Rabbine imandir. Allah için yapilacak her sey bu imanla baslar. Bütün peygamberlerin ümmetlerine ögrettigi ilk sey, Allah'in varligina ve birligine imandir. Bu adimi atmayana din adina baska hiçbir sey anlatilamaz, inanmayana ne peygamber, ne Kur'an, ne kainat, ne hayat, ne de ölüm fayda verir, inanmayan biri için, bunlar hiçbir sey ifade etmez. Onun için Ashab'tan Cündüb b. Abdullah (r.a) demistir ki: "Bizler bir grup genç Allah Rasülü (s.a.v) ile beraberdik. O bize Kur'an'i ögretmeden önce imani ögretti. Sonra Kur'an'i ögrendik, onunla imanimiz artti." (Ibnu Mace, Mukaddime, 9. Heysemi ve Elbani hadisin sahih oldugunu belirtmislerdir. Elbani, Sahihu Ibnu Mace, l, 38.) Her mükellefin iman, tevhid ve akaidle ilgili gerekli ilimleri ögrenmesi farzdir. Inanci düzgün olan kimsenin ameli güzel, akibeti hayirli olur. Ahirette ilk soru Allaha'a imandan olacaktir, imani olmayana amel terazisi kurulmayacaktir. Çünkü imani olmayanin hiçbir hayri kabul edilmez, dogrudan Cehenneme gönderilir. Gerçek iman ve tevhid akilla degil, vahiyle ögrenilir. Tevhidin hakikatma felsefe ve laf ile degil, ihlas ve edeble ulasilir. Bunun için bize ilâhî vahyi getiren peygambere (s.a.v) iman edip tâbi olmamiz gerekmektedir, insanliga son peygamber gelmistir ve artik Yahûdi-Hristiyan, müsrik-putprest, dinli-dinsiz bütün insanlar onu taniyip tâbi olmakla mükelleftirler. Su halde, gerçek bir iman için su iki temel esasi kabul etmek gerekiyor: 1- La ilahe illallah. Allah'tan baska hiçbir ilah yoktur. Bu iman ve ikrar ile Allahu Teâlâ'nin varligi, birligi ve ibâdete lâyik tek ilah oldugu tasdik edilmis olur. Bu iman ile insan küfürden ve Allah'in düsmanligindan kurtulur; Ona dost olur. 2- Muhammedü'r-Rasûlullah. Hz. Muhammed (s.a.v) Allah'in peygamberidir. Bu iman ve ikrar ile de Hz. Muhammed'in (s.a.v) Allah'in bütün insanliga gönderdigi son peygamberi oldugu kabul edilmis ve Allah'a kulluk için Onun teblig ettigi dine girilmis olur. Hz Peygamber'e (s.a.v) iman edenler, bu iman ile Allah'a imanlarini tamamlamis olurlar. Hz. Rasulullah'i (s.a.v) tanimadan, onun dindeki yerini ve degerini bilip kendisine iman etmeden ve onu sevmeden gerçek manada Allah'a iman edilemez. Çünkü bizlere imani, Allah'i, Islam'i, edebi ve ahlaki o ö

NAMAZIN ÖNEMI VE FAZILETI

1- Bilindigi gibi Yüce Allah'i tevhid (bir kabul etmek), Onun essiz varligini bilip tasdik etmek, farz olan en büyük bir görevdir. Bundan sonra farzlarin en büyügü ve en önemlisi namazdir. Namaz, imanin alametidir, kalbin nurudur, ruhun kuvvetidir, mü'minin miracidir. Mü'min bu namaz sayesinde Yüce Allah'in manevî huzuruna yükselir. Yüce Allah'a yalvararak manevî yakinliga erer. Mü'min için ne yüksek bir seref!..

Bütün hak dinler, insanlara namaz kilmalarini emretmislerdir. Bizim sevgili Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de, peygamber olarak gönderilislerinden itibaren namaz kilmakla yükümlü olmustur. Ancak o zaman, günesin dogusundan ve batisindan sonra olmak üzere günde iki defa namaz kiliniyordu. Sonra Miraç gecesinde bes vakit namaz farz olmustur. Hazreti Peygamber'in miraci ise, sahih kabul edilen rivayete göre, Medine'ye hicretlerinden on sekiz ay önce Receb ayinin yirmiyedinci gecesinde olmustur.

2- Kur'an-i Kerîm'de ve hadîs-i seriflerde namaza dair birçok emirler ve ögütler vardir. Bütün bunlar, Islam dininde namaza ne kadar büyük önem verildigini gösterir. Bir ayet-i kerîmenin anlami söyledir:

"Ey Resulüm! Sana vahy olunan Kur'an ayetlerini güzelce oku ve namazi geregi üzere kil. Gerçekten namaz, edeb ve namusa uygun olmayan seylerden, çirkin görülen islerden alikor. Her halde Yüce Allah'i zikretmek, her ibadetten daha büyüktür. Yüce Allah bütün yaptiklarinizi bilir."

Namaz ibadeti ise, en büyük zikirdir.

Diger bir ayet-i kerîmenin anlami söyledir:

"Namazi geregi üzere yerine getiriniz, zekati yeriniz. Nefisleriniz için hayir olarak önceden ne gönderirseniz, onu Yüce Allah yaninda (sevab olarak) bulursunuz; asla kaybolmaz. Muhakkak ki, Allah yaptiklarinizi görür."

Bir hadîs-i serîfde:

"Namaz dinin diregidir." buyurulmustur.

Diger bir hadîs-i serîfin anlami söyle: "Namaz, kisinin kalbinde bir nurdur; artik sizden içini aydinlatmak dileyen, kalbindeki nurunu artirmaya çalissin."

Iste bütün bu mübarek ayetlerle hadîs-i serifler, namazin Yüce Allah yaninda ne kadar büyük ve makbul bir ibadet oldugunu göstermeye yeterlidir.

3- Gerçek su ki, namaz çok mukaddes bir ibadettir. Namazin faziletlerine nihayet yoktur. Namaz, akli yerinde olan ve bülug çagina ermis bulunan her müslüman için belli vakitlerde yapilmasi gereken serefi yüksek farz bir görevdir. Bu önemli farzi yerine getirenler, Yüce Allah'in pek büyük ikram ve ihsanlarina kavusacaklardir. Bunu kasden terk edenler de, azabi çok siddetli olan Allah'in acikli cezasini çekeceklerdir.

Müslümanlar, henüz yedi yasina girmis çocuklarini namaza alistirmakla görevlidirler. Bu çocuklara ana-babalari ve yetistiricileri namaz kilmalarini ögretir ve yaptirirlar. On yasina bastigi halde namaz kilmayan çocuga velisi, üç tokattan ziyade olmamak üzere, hafifçe el ile vurur.

4- Insan bir düsünmeli, her an Yüce Allah'in sayisiz nimet ve ihsanlarina kavusmaktadir. Öyle ikrami bol, merhameti genis olan yaraticimizin tükenmeyen lütuflarina karsi tesekkürde bulunmak gerekmez mi?

Iste insan, namaz yolu ile sükür borcunu ödemeye, yaraticisinin lütuf ve nimetlerini tatli bir dil ile anarak kulluk görevini yerine getirmeye çalismis olur. Bu bakimdan: "Namaz, sükrün bütün çesitlerini bir araya toplar." denilmistir.

Bununla beraber namaz ruhu temizleyen, kalbi aydinlatan, imani yüksek duygulardan haberdar eden, insani kötülüklerden alikoyan, insani hayirlara, düsünceye, tevazu ve intizama götüren en güzel bir ibadettir.

Insan namaz sayesinde nice günahlardan kurtulur ve Yüce Allah'in nice ihsan ve ikramlarina kavusur.

Namaz, manevî hayattan baska maddî hayata da canlilik verir. Insanin temizligine, sagligina ve intizamla hareket etmesine sebeb olur.

5- Sonuç: Namazin mesru kilinmasindaki hikmetler ve yararlar her türlü düsüncenin üstündedir. Fakat bir müslüman namazini yalniz Yüce Allah'in rizasi için kilar, yalniz yaraticisina sükür ve saygi için kilar. Namazin insana yarari olmadigi düsünülse dahi, yine bunu bir kul görevi bilerek sadece Allah'in emrine uymak için yerine getirmeye çalisir. Bu kutsal görevin yerini hiç bir seyin tutamayacagini kesinlikle bilir. Namaza harcayacagi dakikalari, hayatinin en mutlu ve nes'eli zamani olarak kabul eder.

Dogrusu, geçici hayatin son bulmayacak birçok kazançlari ancak namaz sayesinde elde edilir. Namaza ayrilan saatler, sonsuzluk aleminin tükenmez mutluluk günlerini hazirlamis olur.

Bu çok mübarek ve pek feyizli ibadete geregi üzere devam edenlere müjdeler olsun!..

 

 

 

Görele Tarihi :


Tarih (İlk Yerliler)

Strabon ve Ptolmeos'a göre İkinci Kerezos(Görele)'un yeri Tirebolu ile Trabzon arasındadır.

Tarihi Görele, Görelle adı ile şimdiki Eynesil ilçesinin bir kilometre kadar doğusunda, kendi adıyla anılan kalenin çevresinde kurulmuştur. Görelle, eski Yunanca'da "kırmızı taş mercan" anlamlarına gelmektedir. Kale kıyısındaki taşların o zamanki renklerinden esinlenerek bu ismin verilmiş olduğu sanılmaktadır. Görele'ye Yavebolu (yerinde olmayan şehir) de denilmiştir ve bu isim, eski haritalara dahi geçmiştir. Bu isimden kalma olarak Görele'de halen Yobul denilen bir semt vardır.

Sikilakos Karendeos adlı müverrih uzun kafalı Mosiniklerin ülkesi olan HİRADES (Giresun) şehrinden bahseder. Melatüs adlı müverrih İkinci Kerezos'un (Görele) Polatane'nin yirmi mil (37 km.) batısında olduğunu yazar. Trabzon civarında mevcudiyeti iddia edilen ikinci Giresun şehrine gelince bunu da Kral Farnak'ın Giresun işgalini müteakip onun hakimiyeti altında yaşamak istemeyen gayri memnunların mezkur şehrinden uzaklaşarak Trabzon civarında vücuda getirdikleri bir köycüğe doğdukları yer olan Keresus'un ismini izafe ettikleri kanaatındeyiz.

Tarihten evvelki devirlerde bu havalinin iç kısımlarından geçerek şarktan garbe doğru akım yapan Hint-Avrupa aşiretleri ve bilahare bu cereyana iltihak eden Asur ve Geldanilere mensup kabilelerin de bulunduğu bildiriliyor. Tarihi kadimede bu havalinin ilk sakinleri olup vahşi bir halde yaşayan kabilelerin isimleri şunlardır: Haldei, Halives, Tibarini, Sanni.

Tahminen M.Ö 1500 yıllarında Saydalılar Doğu Karadeniz'de Trabzon, Tirebolu ve Giresun gibi bir takım ticaret merkezleri kurdular. Fenikelilerden sonra İyonyalı Miletoslular M.Ö.VIII. asırda Giresun'u istila ettiler. Choerades limanını da Trabzon ve Sinop gibi ticaret kolonisi yaptılar.

Şark illerimizden buralara kadar yayılan (Akcaabat), Saka, Part, Oğuzlar, Hunlar, Türkmenler gibi Türk unsurlar hakimdi.

Diyarbakırlı Said Paşa 1889 tarihli Mir'atü'l-iber adında on ciltlik eserinde (I, 160) bize daha kesin malümat vererek "Pontos memleketi ezmine-i kadimede Tibar, Halib ve Mosinik denilen Türk kabileleri ile meskundu diye bildiriliyor".

Fransız tarihçisi Ch. Texier'in, R.P Pülant ile birlikte 1864 tarihinde yazdıkları (Arşitektür Bizanten) adlı eserinde Trabzon kıyılarının M.Ö.IV. yüzyıldan çok evvel Orta Asyanın her tarafından gelmiş birçok kavimler tarafından ele geçirildiğini bildirdikten sonra, Hamit ve Muhsin'in 1930 yılında yazdıkları "Türkiye Tarihi" nin 477. sayfasında, buralarda yaşayan Hıristiyanlaşmış Türk kavimlerinden bahsediyor.

Coğrafyacılardan Strabon ve Ptolmeos'a göre Görele(İkinci Hirades)'nin yeri Tirebolu ile Trabzon arasındadır. Coğrafyacı Melatiüs'e göre de Polatane'den yirmi mil (otuz yedi kilometre) batıdadır. Eski Görele (Hirades) bugün Eynesil'in bir kilometre doğusunda Görele burnu denen yerde kalıntılarıyla sabittir.

Pontos Kralı Fernakos devrine ait olması dolayısıyla M.Ö. I. asırda kurulmuştur. Farnakos'un işgali dolayısıyla Hirades (Giresun)'den ayrılıp göç eden bir grup tarafından doğup büyüdükleri şehre izafeten Hirades adıyla kurulmuştur.

İsrailoğullarının Tevrat'a dayanan İshanes soyundan gelen İshanes hikayesi yanlıştır. Bunun dışında Hint-Avrupalı bazı vahşi kabileler Görele'ye de yerleşmişlerdir. Sinop'u kuran Suriyeli Pontlarla Fenikeliler ve bunlara sonradan katılan Fenikelilerden, Pontlarla Fenikeliler, Giresun ve eski Görele'nin temelini atmışlar, bunlara sonradan Miletoslular da katıldılar.

Ch. Texier ile R.P Pülant ve Said Paşanın verdiği bilgilerle diğer tarihi bilgilerimize dayanarak söylemek gerekirse Görele'nin ilk medeni yerlileri Milattan binlerce yıl önce gelip buralara yerleşen Orta Asyalı Türklerdir. Bunlar Bizanslılar devrinde Hristiyanlaşmakla beraber milliyetlerini unutmayarak Anadolu'nun fethinden sonra hemen Müslüman olmuşlardır. Hristiyanlaşan Türklere, Türkopol denirdi. Daha önceleri de boy isimleriyle anılırlardı.

S. Karaibrahimoğlu'nun Giresun adlı kitabında, Görele ile ilgili ayrıca şu bilgiler yer almaktadır;
Şakir Şevket, Görele hakkında şu bilgileri verir; "
Charles Texier'e göre
1832 yılında, ünlü (Küçük Asya) yazarı Charles Texier, XIX.yy. ortalarındaki Trabzon'u anlatırken Görele'ye de yer vermiştir. Texier, "Batıdaki Kerasus (Giresun) şehrinde ve Koralla (Görele) şatosu'nun bulunduğu yerde ve bütün bu yörede Kalibler (Anadolu'nun en eski Turanlı yerli halkı Halibler) oturuyorlardı. Şato haraptır" demektedir.

Salnameye göre Görele
Trabzon ilinin dört sancağı vardı, Bunlar; 1. Merkez Trabzon Sancağı, 2. Lazistan Sancağı (Rize), 3. Gümüşhane Sancağı, 4. Canik Sancağı (Samsun).

Trabzon Merkez Sancağı'na bağlı sekiz ilçe vardır: Of, Sürmene, Akçaabat, Vakfıkebir, Görele, Tirebolu, Giresun, Ordu.

Görele'nin Kaymakamı İzzet Efendi, Müftüsü İbrahim Hilmi Efendi, Belediye Başkanı Hacı Mehmet Efendidir. Reşit Efendizâde Ali Efendi ile Kemalzâde Hasan Ağa ilçe yönetim kurulu üyesi, Kurtzâde Numan Efendi ile Karakulukçuzâde Berber Halil Çavuş ve Kamilzâde Hasan Efendi Belediye meclisi üyesidirler. Sarıcıoğlu Ali Molla ile İmamzade Temel Efendi, Ziraat Bankası şubesinin yönetim kurulu üyeliğini yapmaktadırlar. Ustaalizâde Hasan Efendi ile Tokatlı Hafız Osman Efendi eğitim komisyonu üyesidirler. Görele'de keten bezi, şal ve şayak dokunmakta, tabanca ve tüfek yapılmakta, tahta işi de bilinmektedir.

Sömürgecilik

Yukarıda belirttiğimiz gibi M.Ö. XV. yüzyılda Doğu Karadeniz kıyılarında bir takım koloniler kuran Fenikeli Saydalılar, hiçbir zaman toprağa yerleşmek amacını gütmediler. Onlar sadece ticaret işleri ile uğraştılar. Görelemizde yaşayan Orta Asya'lı Türklere temas edip onları tarımsal ürünler alıp yapılmış eşya verdikleri anlaşılmaktadır.

Fenikelilerin ardından M.Ö VIII. yüzyılda Karadeniz kıyılarına İyonyalı Miletoslular tarım ve ticaret yapmak amacı ile yerleştiler. Kendilerinden önce gelenlerin kurduğu Sinop, Giresun, Tirebolu, Trabzon gibi kolonileri geliştirirken, bunların yanına yenilerini de ilave ettiler. Bu bölgede oturanları boyundurukları altına aldılar. Köleci bir toplum düzeni kurarak sömürdüler.

Güney Rusya'dan, İskitler tarafından kovulan Kimmerler de M.Ö. 750'li yıllarda Doğu Karadeniz kıyılarına yayıldılar. Kimmerler M.Ö.700 yıllarında Asurluların baskısı ile Orta Anadoluya doğru göç edip gittiler.

Asuri kralları M.Ö. VI. ve V. yüzyıllarda Trabzon dolaylarını aldılar. Hitit İmparatorluğu dışında kalan Trabzon bölgesi M.Ö.VI. yüzyılda Pers kralı Kurus tarafından İran İmparatorluğu'na katıldı.

M.Ö.301 yılında Giresun, Büyük İskender'in Makedonya Krallığına, onun ölümü ile de Selevkilerin Asya Krallığı'na dahil oldu.

Fenikelilerin bugünkü Görele topraklarını ve onun üzerinde yaşayan Orta Asyalı insanları da görüp, onlarla ticari ilişkiler kurmuş olmaları mantık icabıdır.

Bunların esas geçim kaynağı hayvan beslemekti. Ötekilerinki ise yapılmış eşya ile bunları değişmekti.

Miletosluların amaçları ise hem ticaret, hem tarım yapmaktı ve bu amaçlarla toprağa yerleşmek için geldiler. Güçsüz insanları boyunduruk altına alarak, kölelik teşkilatını kurdular. Hiç şüphesiz ki Görele topraklarından onlar da faydalandılar.

Kimmerlerse, Asurlular ve Firikyalılarla olan mücadelelerinden dolayı buralara yerleşmeyip, doğuya ve güneye doğru gittiler. Asurlular da Medlerin baskısı altında buralarda tutunamadılar. Medlerin yerini alan Perslerse ancak Trabzon dolaylarına sahip oldular. Hititlerse Giresun dolaylarına sahip oldular.

Görele, İranlılarla Hititlere ait haritalara dahil olmadı. Ne Makedonyalı Büyük İskender İmparatorluğu ve ne de onun devamı olan Selevkilerin Asya Krallığı doğu Karadeniz'de hakim olamadı.

Bu devre ait medeniyete gelince Ari ırka mensup olanlar avcılık ve çapulculukla geçinirdi. Orta Asyalı yerlilerse eker, biçer, öğütürdü; hayvan beslerdi. Dokumacılığı bilirlerdi. Fenikelilerden kırmızı boya, süs eşyası; Yunanlılardan çanak, çömlek ve madeni eşya satın alır, onlara bitkisel ve hayvansal ürünler verirlerdi.

Pontoslular

Suriyeli Pontların adına izafeten bu adı alan devlet büyük bir kısmı Orta Asyalı olmak üzere çeşitli kavimlerden meydana gelmişti. M.Ö. 132 yılında Sinop'ta kuruldu. Kısa zamanda etrafa yayıldı. Büyük Mitridades'in oğlu Farnakos zamanında başkenti Trabzon oldu. Bu kral Hirades (Giresun)'i alıp imar faaliyetine girince kendisinden memnun olmayanlar göç ederek İkinci Hirades'i kurdular. Pontos devleti Roma İmparatoru Neron'un Lukullus adlı komutanı tarafından M.S. 69 yılında bir eyalet haline getirilerek hayatına son verildi.

Savaşçı bir devlet olan Pontoslular bilgiye de çok değer verirlerdi. Yunan dinlerinin etkisinde olup puta taparlardı. Paralarında Farnakya yazısı ile birlikte Zeus Heykeli, kartal resmi, bir atlı bulunurdu.

Romalılar

M.Ö. 69 yılında Roma'ya bağlanan Pontos Devleti ile beraber Görele toprakları da Roma İmparatorluğuna bağlanmış oldu. Roma İmparatorluğunun ikiye ayrıldığı 395 yılına kadar 226 yıl aralıksız buraları Romalılar idare etti.

Feodal bir idare sistemine sahip olan halk genellikle çiftçilik ve çobanlıkla geçinirdi. Tuğladan çanak, çömlek kullanır; yiyecek ve giyeceğini de kendi üretirdi. Önceleri puta taparlarken sonraları hristiyan oldular. Ekonomik ve kültürel yönden Akdeniz medeniyetinin etkisinde oldukça kuvvetli idiler. Derebeylerinin angarya ve vergileri de ağırdı.

Bizanslılar

Roma İmparatorluğu 395 yılında ikiye ayrılınca Görele'de Doğu Roma diğer adıyla Bizans İmparatorluğunun payına düştü. Bu yeni devlette halk çeşitli etnik gruplardan meydana geliyordu. Bu gruplar arasındaki dil, din, ırk ayrılıkları dolayısıyla aralarında bitmez tükenmez bir mücadele devam edip gidiyordu. 676 yıl sürüp, çeşitli entrikalara sahne olan bu devirde halk hiç rahat yüzü görmedi. Bu devirde savunma hizmetlerine büyük önem verilerek, Kuşçulu köyünde, Gedik kıranında, Çavuşlu'da, Kurukale'de, İnanca köyünde, Tekgöz köyünde ve Ağasar kıranında da Şahmelik kaleleri onarıldı veya yeniden yapıldı. Bu kalelerden bazıları Perslerin yapısı olup daha çok haberleşme işlerinde kullanılıyordu. Ateşle işaret ve haber verilirdi.

Bizans paralarının bir tarafında o zamanın imparatorunun heykeli, diğer tarafında ekseriyetle Zeus veya Apollon heykeli bulunurdu. Tournefort ise hatırasında bir taraftan Megas Avgilius'un başı diğer taraftan sağ elinde meşale, sol elinde çoban değneyi tutan cellat heykeli bulunanlarına rastlandığı kaydetmektedir. Ayrıca topraktan mamül küp, testi, çömlek, çanak, lahitlere, maden ve taştan mamül heykelciklere, ikonolara, haçlara, mozayıklara, şırahanelere, kayalar oyularak yapılmış sulama kanallarına rastlanmaktadır. O zamanlarda Doğu Karadeniz kıyılarında canlı bir ticaret olduğu bitkisel ve hayvansal ürünler ihraç edilip, testi, ve madeni eşya alındığı anlaşılmaktadır.

Pontoslular

IV. Haçlı Savaşı sonucu İstanbul'dan kaçan Bizans hanedanı 1204 yılında Trabzon'da ikinci Pontos devletini kurdu. 1461 yılında Fatih'in bu devletin hayatına son verdiği tarihe kadar 257 yıl buraları Trabzon hükümdarları yönettiler. Bu devlet hayatını çok güç şartlar altında sürdürdü.

Tarihi konumuzla ilgili olarak aşağıdaki yazıyı da okuyalım: Doğu Karadeniz Bölgesi eski çağlardan beri birçok kavimlere yurtluk etmiş, bu kavimlerin yaşamak için kendi aralarında olduğu kadar, tabiat ile yaptıkları mücadelelere tanık olmuştur.

Gerek Yunan, gerekse Latin egemenliği altındayken, bölge zamanın ekonomik, sosyal ve kültürel merkezi olan Akdeniz bölgesi ile yakın ilişkileri vardı. Bu nedenle ekonomik bakımdan güçlü, sosyal bakımdan iyi örgütlenmiş, kültürel bakımdan ileriydi. Ne zamanki dünyanın uygarlık merkezi Akdeniz'den Atlantik Okyanusu'na kaydı, Doğu Karadeniz Bölgesi yoksullaşmaya ve dünyanın geri bölgelerinden biri olmaya başladı. Buranın XV. yüzyıldan başlayarak gerilediği söylenebilir

 

 

NAKŞİBENDİLİK:

Bahauddin Nakşibend Muhammed b. Muhammed el-Buharî tarafından kuralları sistematize hale getirilen ve İslâm dünyasında yaygın olan tarikat. Nakşibend Farsça bir kelimedir ve "nakış yapan" demektir. Allah adını kalbe nakşetmeyi hedef aldığı için bu adı almıştır.

Nakşibendi tarikatının başlangıcının Hz. Ebubekir Sıddık (r.a.) hazretlerine dayanır, onun da bu yolun adab ve talimatini hicret sırasında Sevr mağarasında Hz. Rasulullah'tan talim ettiğini bilinmektedir.

Bazı alimler, Nakşibendiye Tarikatının esaslarını şu maddelerle özetlemişlerdir:

1- Şeriatla zahiri temizlemek.

2- Tarikatla batını temizlemek.

3- Hakikatle Kurb-ı ilâhiye (Allaha yakınlığa) ulaşmak.

4- Marifetle Allah'a ulaşmak

İlkelerini; “Ehl-i Sünnet itikâdına tam bağlılık ve sünnet-i seniyyeye tam ittiba” şeklinde özetleyebileceğimiz Nakşibendiye tarikâtı çeşitli ilimlerle meşgul olmaya, va'z ve sohbetler vasıtasıyla bu ilimleri tebliğ etmeye son derece önem vermiştir. Bu ilke çerçevesinde Nakşibendiye tarikatı mensupları, Şerîat esâslarına uymaya ve ona bağlı olmaya son derece önem vermişlerdir.

İmam-ı Rabbani Şeyh Ahmed Farûkî'nin;

"Şer'î edeplerden birine riayet, mekruhlardan birini bırakmak; zikirden, fikirden, murakabeden ve mertebelere teveccühten daha faziletlidir" şeklindeki açıklamaları, bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.

Ayrıca Nakşibendiye tarikatı, boş kalan insanların nefsin pençesinden, çeşitli kötü alışkanlıklardan korunması için, tevbe, istiğfar, zikir, tefekkür, nafile namazlar ve benzeri şeylerle meşgul olmayı tavsiye etmiştir. Bu şekilde nefsi yenip kalbi kontrol altında tutmaya murakabe denir.

Son devrin en önde gelen Nakşibendi mürşidlerinden Gavs-ı Kasrevi (ksa) bir sohbetinde “Rabbü'l-Âlemin bizlere üç büyük nimet vermiş, vermiş olduğu bu üç büyük nimetten daha kıymetlisini kimseye vermemiştir. Bu büyük nimetlerin birincisi İMAN'dır. imandan daha makbul, daha efdal bir şey olamaz.

İkinci büyük nimet: Peygamber (A.S.V.) in ümmeti olmak şerefidir. Peygamberimiz (A.S.V.) bütün peygamberlerin efdalidir. Böyle sevgili bir Peygambere ümmet olmak elbette çok büyük bir nimettir. Peygamberimiz (A.S.V.) bütün mahlûkâtın efendisi, bütün peygamberlerin efdalı olduğu gibi, ümmeti de diğer ümmetlerin efdalidir.

Rabbü'l-Âlemîn'in nasib ettiği üçüncü büyük nimet ise Nakşibendî Tarikâtı'dır. Hazret-i Ebubekir Sıddîk'tan gelmekte olan Nakşibendî Tarikatı diğer tarikatlardan efdaldir

Bu üç büyük nimeti nasib ettiği için Rabbül Âlemin'e çok şükür, çok hamd etmek lâzımdır.” buyurmuştur

Seyda hazretleri de (k.s.) sağlam bir itikad bilgi sinden sonra fıkıh kaidelerinin (ilmihal bilgileri) iyice öğrenilmesini tavsiye eder, bundan sonra Nakşibendi adabının tam olarak uygulanmasını isterdi. Kendi uygulamalarında ve yaşantısında hiç bir zaman Sünnet-i Şerife ve Şeriat-ı Garra'ya aykırı en ufak bir hareketi görülmezdi.

Bu zamana kadar tarikatın saf olarak korunması şeriat ve tarikat adabına tam olarak riayetten dolayı olduğunu sık sık tekrarlardı. Bir sohbetlerinde Nakşibendiliği anlatırken: "Nakşibendi tarikatı hakikî ve paha biçilmez bir tarikattır. Bundan istifade edip gayeye ulaşmak ancak tarikata uymayan şeylerden kaçınmak, tarikatın yolundan gitmek ve Allah (c.c.)'a ulaşmaya hedef edinmekle mümkündür. Kurallarına uyulursa, göreceği istifadeyi hiçbir şeyde göremez. Bu, insani Allah'a götüren en kestirme ve emniyetli yoldur. Ancak hakiki Nakşibendi olabilmek için, insanin tarikat adabına, şartlarına ve talimatlarına göre hareket etmesi, dikkatli rabıta yapması lazımdır. Bu öyle büyük bir tarikattır ki daha henüz girilmeden bile insanda değişiklikler olmaya başlar. Allah muhabbeti kalplere dolmaya başlar, dünyadan yüz çevrilir. Fakat tarikata girildikten sonra bu haller kuvvetlenmeye başlar. Dünya sevgisi kesilir, eski cimrilik, nefret, kin ve düşmanlık hallerinin kalmadığı, eski davranışların terk edildiği gözlenir. Arkadaş çevresinin değiştiğini görür, huyu farklılaşır, halim olur, sabır ehli olur. Allah (c.c.)'m bahsedildiği sohbetler her şeyden tatlı olur, taât ve ibadet hoş gelir. Nakşibendi olduktan çok kısa bir süre sonra yüzünü Allah'a döndürür. Hatta bazıları samimi olarak şeyhinin elini tutup tevbe ettiği andan itibaren, adap ve talimat almadan Allah (c.c.) evliyaları arasına karışır. Nakşibendi Tarikatında olanlar, mensup olmayanlara baktığı zaman onların helal-haram demeksizin önlerine ne gelirse, hoşlarına ne giderse, almakta ve yapmakta olduklarını görüp fıkıh ve tarikattan haberleri olmadığını görüyor. Fakat tarikata girince, bunları fark ediyor, dikkat etmeye başlıyor. Rabbine karşı vermiş olduğu söze: "Ya Rabbi, ben pişmanım, bütün yapmış olduğum günahlardan. Keşke yapmasaydım, inşaallah bir daha yapmayacağım" ahdine sadik kalarak Allah (c.c.) Teala’nın dostluğunu gözetir. Allahu Teala'yla dostluk ise insani şeytanın şerrinden mutlak korur; zira tarikat-i aliyye'ye intisab eden kimse devamlı zikirle meşgul olduğundan şeytan ona yaklaşamaz." Buyurarak bu yolun usulünü ve adabını anlatmıştır

Seyda hazretleri (k.s.) sohbetin zahiri sözlerinin değil manevi tasarruf gücünün Önemli olduğunu; esas gücün mürşid-i kamilin meclisteki cemaate tasarrufatıyla ortaya çıktığını söylemişti. Zahiri sözle tesir olsaydı vaiz ve hocaların kalabalık camilerdeki halka hitaplarının etkili olması gerektiğinden bahsederdi. Ancak Salikleri başlangıçta dine ısındırmak için sohbet yapılır. Esasta İrşad, sohbetle değil manevi tasarruf iledir, Şayet irşad sohbetle olsaydı, binlerce vaiz, hatip ve konuşması güzel kimselerin birer mürşid olup irşad makamında oturmaları icab ederdi. Tam tersine, bu gibi zatların çok az sohbetle çok geniş kitleleri irşad etmeleri irşadin zahiri sözle değil, batıni olan manevî tasarrufla olduğunun işaretidir. Sohbet ise manevî tasarrufa zemin hazırlayan, talipte alma gücünü kuvvetlendiren bir araçtır. Zaten bu zamanın insanlarını sadatın himmeti ve manevî tasarrufu olmadan düzeltmek çok zordur. Çünkü fesad çoğalmış, her tarafı zorluk ve günahlar sarmıştır. İnsanın bunlara karşı direnme gücü olmadığı için Nakşibendiyye tasarrufu ve himmeti olmaksızın Allah'ın yolunu tutmak mümkün olmaz. Eskiden insana nefs ve şeytan düşman iken şimdi bütün alem insanın dinine ve imanına düşman olmuştur. Bunlarla ancak Nakşibendi silsilesinin himmeti ve manevi kuvvetiyle mücadele edebilir.

Diğer tarikatlarda olduğu gibi Nakşibendi Tarikatında tek gaye Allah'ın rızasını kazanmaktır. Peygamberin (s.a.v.) şeriatına tam ittiba ederek şu husus bilinmelidir; maksud tarikat değil Allah'ın zatı, Allah'ın dostluğudur. Allah'ın rızası kazanılınca insanda hiçbir noksanlık kalmaz, dünya ve ahiretin iyilikleri ona verilir. Dünyadaki mükafatlardan daha önemlisi ahiret hayatındaki güzelliklerdir; ebedi olarak rahat, huzur, saadet ve nihayet Cemalullah'a kavuşmaktır. Bu öyle bir tariktir ki insanın amelinde riyanın eseri bile bulunmaz. Zira yapılan görevler kişinin kendisi ile Rabbi arasında kalır, hiç kimse sırrına vakıf olamaz, hatta Allahu Teala'nın meleklerinin bile, haberi olmaz. Sevap yazmakla görevli olan meleğin haberi olmadığı için yapılan amelleri hesap defterine geçiremezler. O Allah'ın ilminde ve emanetinde kalan gizli bir mal olduğu için varlık duygusuna yol açmaz, hayırları batıl etmez. Ancak kıyamette Alemlerin Rabbi açıkladığı zaman bilinir.

Nakşibendide esas, insanın kalbidir. Yapılacak zikirse onun ıslahıdır, kalbin çalışması içindir. Çalışmaya başlayan kalp aynen saate benzer, sahibi başka işlerle meşgul olsa bile o saat gibi çalışmasına devam eder. Kalp Allah'ın zikrini yaptığında bütün vücutta onunla zikreder. Şayet kalp ölüyse tüm vücutta ölüdür. Bu tarikatta zikirlerin hepsi hafidir (gizlidir), cehri (açıktan) hiçbir şey yoktur. Vird, Rabıta, Teveccüh, Hatme ve diğer zikirlerin hepsi gizlidir, insanın Rabbi ve kendisi arasındadır.

Nakşibendi tarikatına göre en önemli düsturu edeptir, insan Allah-u Teala'ya ancak edeple erişir, erişemeyende edebi terk ettiğinden erişemez, bilinen sözdür: "Vusulsuzlük, usulsüzlüktendir (erişememek, kuralsızlıktandır.)" denmiştir. Bundan dolayı bir talibin adaba uygun hareket etmesi menfaati icabıdır: Tarikattan gaye kendi nefsini ıslah etmek ve ihlası kazanmak için Muhabbetullahı tahsil etmektir. Bu işin temeli ise GAYRET'tir. Şah-ı Nakşibend (k.s.) hazretlerinin açıkladığı gibi bu yolda kemâl derecesine erişmek için bütün vaciplere uyulacak, bid'atlardan, ruhsatlardan kaçınarak haram ve mekruhlardan sakınılacaktır. Bu tarîk batıl ve şeriata muhalif saçma sapan sözlerden uzaktır. Eğer şeriat hududu tespit edilmemiş olsaydı,.nefs ve şeytanın bizi aldatacağı muhakkaktı. Lakin şeriatın hududuna tecavüz etmek muhabbet ve gayrete zıttır. Bu nedenle şeriat hududunu aşmak veballerin en büyüğüdür. Şeriatın emirleri olduğu gibi tarikatın da adapları vardır. Bu kurallara uymak lazımdır. Batıl şeyler ihdas edip aslında olmayan bid'atları çıkarmak en büyük ahlaksızlık ve en büyük adapsızlıktır. Her şeyin bir kanunu bir nizami vardır. Bu tarikâtın kanunu da edep erkandır. Sofi edepli olmalıdır. Tasarrufa şekille değil, edeple erişilir.